Rıfat Ilgaz Sait Faik ile Anılarını Anlatıyor

Rıfat Ilgaz Sait Faik ile Anılarını Anlatıyor
“Son yıllarında, Sait’in dert ortağı durumundaydım” demişti Rıfat Ilgaz... Sait Faik'in ölümünün yirminci yıl dönümünde kaleme aldığı yazıda
 
Sait’i en çok üzen şey, ne yalnızlıktı, ne de bireycilik bunalımı... Sait’in en çok üzüldüğü, annesinin kendisine işsiz adam gözüyle bakması korkusuydu. Zaman zaman sorardı bana :
 
“Yahu şu kadar yazı yazıyorum, bana işsiz denebilir mi?”
 
Sait’in cimrilikle suçlanmasının nedeni, annesine para için başvurma zorunda kalması korkusuydu. Onun bu durumu zaman zaman para konularını deşmeye kadar giderdi. Bir yazar, yazı parasıyla geçinebilmeliydi.
 
 
 
                 *       *       *
 
Bir gün ikimiz Orman Birahanesi’nin önünden geçerken, Şerif Hulusi dışarı çıkarak bizi masasına çağırdı. Ne içeceğimizi sorduktan sonra;
“Dergi çıkarıyorum!”dedi. “Siz de yazı vereceksiniz.” Sait’in yüzü allak bullak olmuştu. Hiç öfkelenecek bir şey yoktu ortada ama, kızmıştı işte.
“Matbaa buldun mu?” dedi gözlerini açarak.
“Buldum!”
“Kağıt alacak paran?”
“Hepsi tamam!”
“Yazarlara vermek için de para ayırdın mı?”
“Ne parası yahu? Size de para mı vereceğim?”
Sait birden ayağa kalktı:
“Para vermezsen nah alırsın benden yazıyı! Yürü Rıfat gidelim...”
“Dur yahu!” dedim ben, “Ben belki parasız yazarım”
Ters ters yüzüme baktı:
“O isterse yazsın, ben yazmam.”
 
Kapıya kadar gitti. Ben halâ biramı içiyordum. Orada bir süre dikildi. Gelip geçenlere baktı camdan. Sonra geldi yerine oturdu. Bıraktığı birasını içerken:
“Ulan sizin gibiler yüzünden anamın yüzüne bakamaz oldum, adımız işsize çıktı memlekette!”
 
              *          *         *
 
Son yıllarda Sait’in dert ortağı durumundaydım. En yakın arkadaşlarına gösterdiği içtenliği bana fazlasıyla gösterirdi.
 
1954’te baharın başladığı günlerden birinde, bir gün soluk soluğa Tan Matbaası’na geldi. Beni elimden çekerek:
“Hadi. Gidiyoruz!” dedi.
“Gidemem!...” dedim. “Halil Lütfi bırakmaz.”
Doğru Halil Lütfi’nin odasına gitti. Sesini dışarıdan duyuyordum.
“İzin istiyorum.” dedi.
Şaşırmıştı patron:
“Ne izni?” dedi.
“Hemen çıkmalıyız... Rıfat’a izin...”
Sait, Halil Lütfi’nin yabancısı değildi. On yıl önce, muhabir olarak çalışmıştı Tan’da.
“Peki.” dedi. “Al götür öyleyse çok lazımsa.”
 
Matbaanın müdürü Haluk Yetiş gülüyordu Sait’in bu telaşına. Bizi merdivenlere kadar uğurladı. Ben boyuna bu telaşın nedenini soruyordum.
 
“Dur. Anlatacağım...” diye beni Gar Lokantası’na soktu. Kapıdan içeri girer girmez oturduk. Birer kadeh votka içtik. Uzun süredir onun pehrizde olduğunu bildiğim için şaşkınlığım daha da arttı.
 
Ilk yudumları aynı telaş içinde aldıktan sonra:
“Sen...” dedi. “Falan kızı tanır mısın? O senin çok iyi arkadaşı olduğunu söyledi de...” diye ekledi.
“Tanırım.” dedim.
“Bu akşam seni ona götüreceğim.”
 
 
Ben birşeyler sezinler gibi olmuştum. Çok önceleri, bir rum kızına, daha sonraları, uzun saçlı bir okullu kıza olan aşklarını ayrıntılarına kadar bildiğimden, bu seferki aşkı için de hiç şaşırmadım. Bu aşk onu uzun zamandır sürdürdüğü perhizinden de etmişti. Bu seferki daha fırtınalıydı. Gitmem desem nasıl olsa yine götürecekti beni. Saati gelince kalktık Çardaş’taki randevuya dakikası dakikasına yetiştik.
 
Bir de ne görelim, Edebiyatçılar Birliği olduğu gibi orada... Biz de yerimizi aldık masada. Yalnız kız yoktu. Çok geçmeden o da geldi ve oturum açıldı. Masada bir de mimar arkadaş vardı. Oturum çok tartışmalı başladı. Sait kalabalıktan tedirgin olmuştu ama işi pişkinliğe vuruyordu. Masamızda bir iki şair, bu durumdan ustaca yararlanmasını bilirlerdi. Sonunda Sait’i kızdırdılar. Aslını ararsanız, başarı gene Sait’teydi. Kızı, evine bırakma görevi gene bize düşmüştü. Ona, arabada en küçük bir tacizde bulunmadı. Efendiliği üzerindeydi.
 
Aradan çok geçmedi. Maramara kliniğinde olduğunu işittim. Haluk Yetiş ile Tan Matbaası’ndan telefon ettik. Durumu çok ağırdı. O klinikten sağ çıkamadı. Yağmurlu bir gün, Şişli’den onu alıp, Zincirlikuyu’daki mezarına götürdüğümüz gün de, yirmi yıl sonra bugün (11 Mayıs) olduğu gibi geceli gündüzlü yağmur yağıyordu.
 
Dönüşte A. Kadir ile birlikte bindiğimiz taksinin şöförü:
“Ben onu tanırdım ama bu kadar büyük adam olduğunu bilmiyordum.”dedi. “Hep elleri cebinde dolaşırdı sinema kapılarında.”
Böyle bu kadar içten, bir kalabalığın törene katılması onu çok şaşırtmıştı.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ