ÖYKÜ "İki Gölgenin Dansı Bölüm İki" - Halit Emrah DİMİCİ

ÖYKÜ "İki Gölgenin Dansı Bölüm İki" - Halit Emrah DİMİCİ
 Halit Emrah DİMİCİ
 
Bölüm İki
 
O esnada kadın, karşılaştığı ve tuhaf sessizlik anını paylaştığı yabancıyla arasındaki mesafesini korumaya devam ediyor, kendi dışında göremediği biriyle konuşuyormuş. Dingin görünümünün ardında kopan fırtınalar bir anda bahar havasını bozan tufanları çağırmış huzura. Ağaçların yeşil dansları hızlanmış. Yeniden kavuştukları yaprakları dallarından ayırmamak için olanca güçleriyle tutmuşlar yeşil saçlarını. Adamın gölgesinin aksine kadınınki ayaklarının dibinde değil de hemen yanı başında sabah yürüyüşünde ona eşlik ediyormuş. Dudakları hareketlendiğinde sözcüklerinin duyulmasından çekinmiş. Yaprakların hışırtılı nakaratlarının susmamasını dilemiş. Adam merakla biraz kulak kabartmışsa da nafile! Kadının gölgesi yabancı göz ve kulaklara karşı en az kendisi kadar ketummuş. “Hep yanımda olan iç dünyamın ağıtlarından kaçacak kadar ürkektim. Şimdi o da bana düşman olmak üzere.”  diye söylenmiş kadın. “Gördüklerim yaşadıklarıma, umutlarım aldanışa dönüştü. Yaşadıklarım yazılmamış masallarımı kâbuslara armağan etti.” Öylesine korkuyordu ki, gece ışıklarından yoksun gündüzün en erken vaktinde âşık olmaya zorlandığı karanlığa sığınıyordu âdeta. Gölge yavaşça kadının kulağına sokulmuş ve “Yuvasından çıkana dek herkes yılana hayranlık duyar. Yılanı yuvasından dışarı çağıran insana özgü korkudur. Tıpkı yalanların saklandıkları zihin dehlizinden çıkması gibi…” demiş.
 
İç’in dışa yansıması mı onu bu kadar rahatsız ediyordu? Tıpkı hayallerindeki boşunalık gibi yanı başında beliren bir ışık oyununun yalın varlığı üzerinde yarattığı değersizlik hissiyle cebelleşiyordu. Dahası, onun haklılığı karşısında yenildiğini hissediyordu. Bu defa düşüncelerini gölgesinden dahi sakınarak tartmak istemişse de, tufanların gürültüsü kadının göz yaşlarının dinmesini engelleyen ağıtlarını susturmaya yetmemiş. Gölge, kadının ağzından çıkan her sözcüğü duymuş. “Kalbime davet ettiğim insanlar gölgeme baktıklarında onun kendi hayatlarında bir hiç olduğunu düşünerek hoşnut oluyorlar. Çünkü benimle birlikte yürümek değildi istedikleri; amaçları, ayaklarımı ayakları yapmaktı. Neşelerini varlığımı işgal eden mutsuzlukla besliyorlarmış meğer.” Gölge, kadının haklılığına refaket eden sessizliğiyle tek kelam etmeden beklemeye devam etmiş. “Onlar hiçliğe özgü mutluluğu nasıl yakalıyorlar? Halbuki hiç ile kol kola gezdiğinin nasıl farkında olamaz insan? Saklayacak bir şeyi olmayan birine, saklayacak çok şeyleri varmış gibi yaklaşıp tüm ağırlıklarını bırakabilecekleri bir çöplüğe dönüştürdüler iç dünyamı…Ve bunu yüzüme gülerken yaptılar…” İç dünyada yankılanan sesi kadına aktarırken “O diyarı bir başkasının mı onarmasını bekliyorsun? Senin dışında birinin? İnsanları içeri buyur ettiğin dünyandaki harabeler yine başka bir insan tarafından mı tamir edilmeli?” diye sormuş Gölge. “İçtenliğin zayıflık olmadığını anlatan ışık asla bir hiçten ibaret değildir. Hiçliğe sarılmayı seçen onlardı. Lakin görüyorum ki, seni de boşunalığa sarılman için ikna etmeyi başarıyorlar.” Kadının suretsiz yâreni “Siz insanlar…” diye devam etmiş konuşmaya. “Karşılaşmalar yerini tanışmalara bıraktığında yüzeyselliğin keyfini anı geçiştirmekle sürdürürken bir anda derin sularda tek başınalık hissiyle yüzleşiyorsunuz. Sabır becerisinin gelişime açık olduğunu içten içe bilmenize rağmen zamanın azlığından yakınan nemli gözlerle bakıyorsunuz hayata.”
 
Durumunun güçlüğüne rağmen “Oysa biraz zamanı yavaşlatmalı insan, öyle mi? diye sormuş kadın. “Tanıma ve anlamanın dikenli yolunda takunyalarla koşmak yerine çıplak ayaklarımla mı atmalıyım adımlarımı?”  Kadın bu diyarın iç dünyalara özgü gerçek sohbetlerin dışında tutulduğu bir yer olduğuna fazlasıyla inandırmış kendini. “Belki hep öyleydi.” diye söylenmiş. “Belki de insan iç dünyasını açmaktan korkan bir tür olarak nam saldı isimsiz diyara. Dilediğim gerçeklikten ne alı koyuyor beni? Neden böylesine ulaşılmaz?” Gölge dert ortaklığını sürdürmeye devam ederken “Her zaman ayakları yerden kesen hayallerden oluşmaz akıl kapısının ardındaki hazine.” diye nasihat etmiş kadına. “Eğer İç’e karanlık tayin edilmediyse insanın gerçek suretine dair en ufak bir leke bulunmaz orada. Neşeni dillendirmek bile lükse dönüşür oldu. Acılarını tanıtan bir çığırtkan olmakla övünür oldun. Umuduna sarılmak yerine kendi kederinin taciri olmakla avunuyorsun.” Kadın ulağın sesinde yargılama tınılarının dolaşmadığına, yalnızca gerçekleri dile getirdiğinden eminmiş. Yine de duyduğu çıkarımları kolayca kabullenmekte zorlanırken karşısındaki yabancıya sanki ruhunu okurmuş gibi bakıyormuş.
“Onu daha önce hiç görmedim. Oysa defalarca bu yoldan geçmiş gibi bir hâli var.”
Tıpkı senin gibi…”
“Anlaşılmak dışında başka bir arayışta olduğunu sanmıyorum. Bana bakışında bir hesap yaptığını görmüyorum; ama korktuğunu dış dünyayı gören gözlerimle görebiliyorum.”
Tıpkı senin gibi…”
“Yürüyor ama…”
Ama?”
“Adımları sanki ona ait değil. Görünmez eller tarafından yürütülmeye zorlanmış bir kuklaya benziyor. O iplerden kurtulmak için neyi bekliyor? Onu alıkoyan ne? Gözleri bakışlarımın ardındakilere odaklanmış gibi bakıyor bana. Korku ve endişeyle…Sanki biri ya da birileri ondan neşeli deliliğinde saklı özgürlüğünü çalmış. Gönlündeki sarhoşluk ondan alınıp korkuyla ayılmaya zorlanmış.”
Tıpkı senin…”
“Kes be!”
Peki!”
Kadının acziyetine şaşırmış iç dünyasının ulağı. Kendini okuyamazken, varlığına keder yağmurları yağdırırken karşısındakinin belirginliğine şaşırıyormuş. Gölgesi ise bir aynayla karşılaştığını vurgulamaya çalışırken aleni olan dışında kadının gözlerinin neler gördüğünü merak ediyormuş. Kadının şüphe tarafından yakalandığını görmüş. Nedenini anlamak için deha olmaya gerek de yokmuş zira. Dinginlikte bulamadığı huzuru deliliğinde bulmaya çalışan ve aynı avuntuyu başka birinde görmeyi uman bir adamın sinsiliği istediği son şeymiş.
“Benim için bir şey yapar mısın?”
Ne gibi?
“Onun ardında sakladığı dünyayı ziyaret eder misin?”
Olabilir…” demiş dişi gölge. “Başka bir tür yürüşte her şey farklı görünebilir.”
 
Gölge hareketlendiğinde kadının etrafını saran tufan bir anda sanki hiç var olmamış gibi kaybolmuş. Ağaç dalları şimdi olması gerektiği gibi hareket ediyorlarmış. Gölge kendini sahibiyle arasındaki bağdan geçici süreliğine kurtardığında adamın üzerine kara doğasının tüm içtenliğiyle akarken biraz önce aynı şeyi yapmış olan adamın yüzünde bir tebessüm belirmiş. Sonra görevlerini yerine getirmek üzere birbirlerinin yanından geçip gitmiş iki ulak. Etrafları altın rengi gün ışıyla sarılmış gölgelerinin elleri birbirine dokunmuş. Kendinden kopan parçanın, ulağının nihayetinde yanı başında belireceğinden adı gibi emin olan kadının düşüncelerine başka bir parçasının daha kopup gideceğine dair bir şüphe belirmiş. Gölgelerin sahipleri oldukları yerde beklemeye devam etmişler. O an iki suretin de dudaklarında benzer bir tebessüm belirmiş. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan iki insana özgü umarsızlık yerine birbirini tanımaya yönelik bir heyecanın dışa vurumuyla değişmiş ifadeleri. Kadın bu sefer ilk kez kendi kendine konuştuğunu fark etmiş.
 
“Bu gördüğüm yalnız damla içimdeki yanılgı ateşini dindirip hayallerimi tekrar yeşertebilir mi? Yalanlarla karartılan hayallerimi onaracak hiçliğin kara kafesinden kaçmış ışık olabilir mi?”
 

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ